1 Mart 2011 Salı

21-24 Ocak 2011


Kaptanın Seyir Defteri: Fuar Gezginleri
Düsseldorf Boat Show 2011


Sevgili Kaptanlarım,
Değerli Denizciler,

2011’e hızlı bir giriş yapıp sınırları aştık. Nasıl oldu, kimin fikriydi hiç sormayın, biz de bilmiyoruz! Mahvolduk, perişanız, yazılar birikti, çok keyif aldık, adapte olamıyoruz; Düsseldorf Boot 2011-Almanya, Andaman Denizi-Tayland, İstanbul Boat Show... Nihayetinde Ankara’dayız.

Talepler yüksek sesle dile getirilmeye başlayınca Pendik Boat Show’un ardından tekne almak isteyenlere uygun bir program çalışmasına girdik. Ne yapsak, nasıl yapsak derken günler birbirini izledi ve yılbaşını birlikte geçirdiğimiz denizci dostlarla Düsseldorf’a kısa bir ziyaret kararı aldık. Her ne kadar maddi ve manevi zorlayacak olsa da mesleki yatırım gördüğümüzden fuara 2 gün ayırıp 21 Ocak Cuma günü Almanya’ya uçtuk.

Uçak biletlerimizi, otel rezervasyonumuzu ve fuar biletlerimizi internet üzerinden aldık. Yalnız vize işleri tam bir kabusa dönüştü. Almanya’ya gidebilmek çok ama çok zorlaşmış. Evrak konusu ayrı bir paragraf gerektirdiğinden değinmemeyi tercih ediyorum!

Fuar süresince biletiniz ile toplu taşıma araçlarını ücretsiz kullanabiliyorsunuz. Yalnız süre kazanmak ve daha az yorulmak isteyenlere önerimiz fuara yakın bir otelde konaklayıp taksi ile ulaşımın sağlanması. 2 günlük giriş için kişi başı 23 Euro ödedik. Kapılar sabah 10’da açılıyor, akşam 18’de kapanıyordu. 15 dakika gecikirseniz paltonuzu unutunuz, çünkü vestiyerler de kapanıyor! Toplam 4 giriş vardı. Hangi giriş/çıkışı kullanacağınıza dikkat etmeniz gerekiyor. Her girişe, uzun kuyruklar oluşmayacak şekilde vestiyerler hazırlanmış. Cüzi bir ücret ile ister bavulunuzu, ister şemsiyenizi, ister paltonuzu bırakabiliyordunuz. Giriş kapılarından fuar haritasını temin edip, kataloğunu da satın alabiliyordunuz. Zaten o kadar büyük bir alandı ki haritasız başa çıkmak pek mümkün değildi. Neyse ki her salonun tavanına o salonun numarasının yazılı olduğu her açıdan görülebilen kocaman bir blok asılmıştı. Keşke CNR’da da böyle bir düzen olsa da hangi salonda olduğumuzu kolayca bilebilsek!

40 yılın üzerinde bir süredir gerçekleştirilen Düsseldorf Tekne Fuarı, bu yıl, Türkiye dahil 50’nin üzerinde ülke, 1600’e yakın firma ile temsil edilmiş. İnanılmaz bir fuardı diyebilirim. Her ne kadar yazılı basında bu yıl ilginin ve katılımın az olduğu ifade edilmişse de bizler ağzımız bir karış açık 17 salonu gezip bitiremedik. Daha ilk gün 1 salonun anca yarısını gezince 2012’de süreyi biraz uzatalım dedik! Söylenenlere göre 250 bin civarında ziyaretçi varmış. Bu 17 salonun bir bölümü teknelere, bir bölümü malzemeye, bir bölümü charter firmaları ve ülke tanıtımlarına, bir bölümü de su sporlarına ayrılmıştı.

Fuar alanına göz attığımızda Salon 1 ve 2’ye “trendsport/beach world” adı verilmişti. Sörf, flysurfing, kite, wakeboard, skimboard, SUP - Stand Up Paddling (sörf üzerinde ayakta kürek çekme sporu imiş), su sporları okulları ve bu sporlar için malzeme tedarikçileri yer alıyordu. Yalnız bu alanda sadece malzeme tanıtımı ve satışı yapılmıyor, kurulmuş havuzda da gösteriler sergileniyordu! Biz gezerken çocuklara wakeboard yaptırıyorlardı. Aynı havuzda sörf gösterilerinin de yapılmış olduğu duyumunu aldık!

Salon 3 “dalış”a ayrılmıştı. Dalışla ilgili aklınıza gelebilecek her şey mevcuttu. 4m x 7m x 7m boyutlarında bir havuz düşünün. Ve o havuza 14 yaşından tutun 65 yaşına kadar deneme dalışı yapmak isteyen herkesi giydirip sokuyorlar. Üstüne üstlük gençler arasında bir de yarışma yaptılar: suyun içinde fotoğrafları çekilirken, dipteki yapboz tamamlanacak! Belki de dünyadaki tüm dalış merkezleri, dalış okulları, malzeme tedarikçileri, sualtı fotoğraf ve film ekipmanlarının yer almasının yanı sıra bir de fotoğraf sergisi açılmıştı. Ondan hiç bahsetmeyeyim, muhteşemdi!!!

Salon 4, 5, 9, 10 ve 15 motor yat, sürat tekneleri ile jetski, şişme botlar, RIB’ler, F1 yarış tekneleri, deniz bisikletleri gibi diğer deniz araçlarına ayrılmıştı.

Salon 6 ve 7a ise yine motor yatlara ayrılmış olmasına rağmen bu salonlar “large-sized yachts” ve “super yachts” diye adlandırılmıştı. Örnek vermek gerekirse Azimut, Princess, Sunseeker gibi bilindik markalar ve daha niceleri yer almıştı.

Açıkçası bu salonları arşınlamaya vaktimiz olamadı, hızlıca geçip şöyle bir göz gezdirdik.

Salon 7 ise “sanat”a ayrılmıştı. Deniz konulu çalışmalar yapan sanatçıların eserleri görülebiliyor, hatta satışı bile yapılıyordu. Bir köşede yağlıboya tablolar, bir diğerinde açık deniz fotoğrafları sergileniyor, canlı müzik performansları gerçekleştirilirken biraz soluklanıp bir şeyler atıştırabiliyorduk.

Salon 10, 11, 12 malzeme ve donanıma ayrılmıştı. Dikkatinizi çekerim 3 salondan bahsediyoruz. Bu salonlar tekne malzemelerinden tutun, marina aksamına, giyim-kuşamdan, hizmet sağlayıcılara ve denizcilik yayınlarına kadar aklınıza gelebilecek her şeyin sergilendiği salonlardı. Bizim kıyafet pazarları gibi bildik/bilmedik marka polarları, salopetleri, bereleri, çantaları, çorapları, eldivenleri dizmiş çeşitli indirimlerle satıyorlardı. Sanırım fuar alanının en kalabalık salonları buralardı! Salon 12’nin yarısını “balık avı”na ayırmışlardı. Boy boy, dizi dizi makaralar, kamışlar, iğneler, rengarenk sırtılar vs. vs.

Salon 13 ve 14 “kano” ve “su turizmi” üzerineydi. Okullar, dernekler, marinalar, turizm acenteleri, charter şirketleri, ülke stantları… Kano mu almak istiyorsunuz, hemen havuzda deneyebiliyorsunuz. Canınız mı sıkıldı, ya da enerji fazlanız mı var? Plaj voleybolu oynayabilirsiniz! Çocuğunuz yanınızda sıkılıyor mu? Onları oyalayacak kişiler ve oyun alanları Salon 14’teydi! Şirketlerin yanı sıra Yunanistan, Hırvatistan, Kanada, Hollanda ve Türkiye gibi bazı ülkelere ayrılmış alanlar da bulunmaktaydı. Öğrendiğimize göre bu yıl Turizm ve Kültür Bakanlığı standının sorumlusu Fethiye Deniz Ticaret Odasıymış. Hem başkanı tanıdığımızdan, hem de birçok bildik simanın orada olması sebebiyle pek güzel ağırlandık. Sanki yıllardır görüşmüyormuşcasına uzun sohbetler... Ne de olsa gurbet!

Gelelim kendi konumuza yelkenli teknelere, Salon 16 ve 17… Bırakın Türkiye’deki fuarları, denizlerimizde bile çok az sayıda karşılaşabildiğimiz, ancak dergilerden takip edebildiğimiz markalar boy boy karşımızda sergileniyor; dokunmamıza, gezmemize izin veriliyordu. Oyuncakçıya girmiş küçük çocuklar gibi bir o tekneye, bir bu tekneye koşup durduk. Tek gövdeliler, çift gövdeliler, üç gövdeliler boy boy, ne arasanız vardı. İstanbul’da öğrendiğimize göre ne yazık ki Ataköy Marina’nın vinçleri yeterli olmadığından CNR’da gerçekleştirilen kara fuarına katamaranlar getirilemiyormuş. Oysa Almanya’da boy boy katamaranlar gezebildik, bazı teknelerin dünya prömiyerlerine şahit olabildik!

Aldığım notlara ve balık hafızama göre katılımcı marka ve modeller şöyle (mutlaka atladığım ya da bir şekilde önünden geçmediğimiz bazı marka ve modellerde olmuştur, affınıza sığınıyorum):

Amel 54
Arcona 340
Bavaria: 36, 40, 40S, 45 ve dünya lansmanı yapılan 50
Beneteau: First 30, Oceanis 50, Oceanis 54, Sense 43 ve Sense 50 (birkaç modeli daha mevcuttu)
CNB Yacht, Bordeaux 60
Comet 26 Sport
Confortina 42
Contest: 45CS ve 50 CS
Dehler: D29, D32, D35 ve D45
Delphia: 33.3, 40.3 ve 46cc
Deltania 20.5 S ve 25 S
Dragonfly trimaran: DF28 ve DF35
Elan: 210, 350, 380, Impression 444 ve 445
Far East 26
Feeling 48
Finn Yacht: Finn Flyer 42 ”Avantime”ve Finn Flyer 36 ”Black Flyer”
Grand Soleil 43
Hallberg Rassy: R310, R342, R372, R40, R43, R54 ve bugüne kadar üretilmiş en büyük R, dünya lansmanı yapılan R64
Hanse: 325, 355, 400, 445, 545, 630 ve dünya lansmanı yapılan 495
Hunter 39 (bir model daha vardı ama hatırlayamadım)
Imexus 28
Jeanneau: 409, 439, 39 DS, 42 DS, 54 (birkaç modeli daha mevcuttu)
Maxi
Najad: N355, N440 ve N570
Nauticat 331
Nordship 360 DS
Oyster: 46 ve 575
Pacer 376
Salona 41
Sirius 310 DS
Solaris One 44
Southerly: 32, 38 ve 42
Sunbeam: 36.1 ve 42.1
Tofinou 12
X Yacht: Xc 38, Xc 42, Xc 45, Xc 50

Pek tabi ki tüm bu model ve markaları gezme şansımız olmadı. Ancak elden geldiğince her markanın bir modelini görmeye çalıştık. Önceliğimiz ise ülkemizde göremediklerimizdi: Maxi, N57, HR64 gibi. Hoşumuza giden bir husus da her ne kadar çok sayıda Türk ziyaretçiye rastlamadıysak da stantlarda Türk temsilcilerimizin son derece aktif olarak çalışmalarıydı. Öyle ki gören teknelerin Türk yapımı olduğunu sanabilirdi.

Peki gözümüze neler takıldı? Kritik bir konu olduğundan, yazacaklarımın tamamen kişisel yorumlar olduğunun altını çizmek isterim. Takdir edersiniz ki kişisel beğeniler farklılık göstermektedir.

Son dönem favorimiz olan Elan 450’de havuzluktaki gizli ışıklandırma, zarif fiber dümen simidi, sürgülü mutfak dolapları, stoperli çekmeceler ve ıslak dolabındaki süzgeç, genelde düşünemediğimiz şık detaylardan.

Dehler 45’in mobilyalarını çok beğendik, özellikle tuvaleti…

Maxi’nin işçiliği... Islak dolabının tam boy ve salon masasındaki koltuğun hareketli olması bizden artı puan almasını sağladı.

N57 hakkında ne yazsam boş. Hedef her daim bir Najad. Işıklar iki kademeli kullanılabiliyor, tuvaletler tam Türklere göre ferah, işçilik 10 puan.

Beneteau’nun yeni serisi Sense’i ise biraz yadırgadık. Kıçtaki kabini kaldırıp baş tarafa koymuşlar. Arkada doğan boşluğa ise havuzluktan giriş verilmiş “mr cihazı” gibi ranzalı, karanlık bir kabin yapılmış. Kaptan veya miçoya ayrılmak istendiğini düşünüyoruz. Her halükarda havuzlukta oturulduğu sürece orada kalan gürültüye maruz kalacak. Öte yandan tekne sahibi olarak da baş kabinde mahremiyetiniz kalmayacak, çünkü misafirlerinizde yan kamaranızda kalıyor olacak. Yine de Sense 50 hoş ve ferah bir izlenim bıraktı.

Confortina 42 çok karanlık bir tekne olmasına rağmen armatürler çok hoşumuza gitti. Her an kopya çekebiliriz!

X Yachts her daim zarif. Yalnız öyle bir buzdolabı yapmışlar ki ben bir şey almaya kalksam içine düşebilirim. Seyir esnasında pek hoş bir görüntü çizmez.

Grand Soleil 43’ün tik derzlerine bayıldık: gri renkli! Bizim iz bırakan siyahlardan sonra kesinlikle tercih sebebi.

D2-76 motor kullanılmış, dünya prömiyeri yapılan Bavaria 50’nin içi, 55’e göre çok daha etkin kullanılmış. Baş kabindeki yatak baza olarak da iş görüyor. Bavaria’nın neredeyse tüm modellerinde portuçlar ve havuzluk oturma alanı epey genişlemiş.

Rakamsal olarak aynı düzeyde kalan markalar arasında favorilerimiz ise Bavaria 40, Hanse 400 ve 445, Jeanneau 409 ve Elan 450 idi.

Sanırım böyle uzun bir anlatım ile fuarın ne kadar büyük bir alanda, ne kadar etkin kullanıldığını ifade edebilmişimdir. Sanat, spor, eğitim, turizm ancak böyle birlikte işlenebilirdi.

İyi ki gidebilmişiz… İnşallah hep birlikte yine gidebiliriz.

Yeni bir fuarda bir araya gelebilmek dileğiyle…





































































26 Temmuz 2010 Pazartesi

22 Temmuz 2010


Ekincik-Dalyan

Hakikaten Çatal Adalar ve Kızıl Ada geçişlerinde yer yer 35 esti. Hatta yabancı ekiplerden kurulu iki tekneyle yarış bile yaptık! Ancak kısa sürdü. Rüzgar kesilince üçümüzde kalıverdik. Arkadan aldığımız için de haliyle kavrulduk. Allah'tan son 10 mil yine güzel rüzgar bulup keyifli bir seyir yapabildik. Ekincik'e geldiğimizde havanın iyice ısındığını farkettik. İlk iş brandamızı germek oldu. Denize girip biraz serinleyelim dedik, ama neredeyse havayla aynı sıcaklıkta olduğunu farkettik. Hiçbir şey serinletmiyor. Heyecanla geceyi bekliyoruz, belki biraz esinti çıkar rahatlarız diye...

Başlıyoruz Ekincik hikayeleri anlatmaya, duyduklarımızı... Rahmetli Özal'ın ilk döneminde Ekincik ahalisi tüm oyları ona vermiş. Bir tek fire çıkmamış. Özal da haliyle merak edip araştırmış, köyü ziyarete gelmiş. "Ne istiyorsunuz benden" diye sorunca "yol" demiş halk. 1 ay içerisinde de Ekincik Köyü yoluna kavuşmuş.

Güneyli rüzgarlara ve Karayel'e kapalı olan Ekincik My Marina vakti zamanında maden iskelesiymiş. 1986 yılında Dalyanlı mimar İrfan Bey tarafından yol, su, elektrik bulunmazken denizden teknelerle malzeme taşınarak inşa edilmiş. 65-70 tekne kapasiteli butik marina kıvamındaki tesiste teknelere elektrik ve su hizmeti veriliyor. Küçük de bir marketi bulunan mekanda yemek yemezseniz bağlanma ücreti alınıyor. Restoran demişken, sakın öyle bizim kıyılardaki mekanları düşünmeyiniz. Prenses Caroline, Prenses Margareth, Dustin Hoffman, Uma Thurman ve Sting gibi birçok ünlüyü ağırlamış, çam ve zeytin ağaçları arasında kaybolan, deniz ve tekne temalı aksesuarlarla döşenmiş, son derece lüks bir mekandan bahsediyoruz. Mönü deniz ürünleri ağırlıklı, beyaz ve kırmızı et mevcut. Biraz tuzluca bilesiniz! Tesisin dört bir yanındaki ufak ayrıntılar insanı hayran bırakıyor. Her yer, her eşya buram buram deniz/denizcilik kokuyor. Hatta sırıtabilecek eşyalar keten kumaşlara sarılarak değerlendirilmiş.

Madem bağlanmak paralı, bari karnımızı doyuralım dedik. Restorana çıktık, tuzda lagos siparişimizi verdik, beklemeye geçtik. Sıcak falan ama, yemekten de geri kalmıyoruz gördüğünüz üzere! Kan ter içerisinde balığımızı yedikten sonra yüzen evimize geri döndük. Evet rüzgar çıkmıştı ama serinletmiyordu. Bilakis canımıza okuyordu, sanki fırın kapağı açılmış, biz de karşısında hipnotize olmuşuz! Gece uzun olacak, o belli. Havuzluk minderlerini, yastıkları hazırladık. Erken kalkan/yatan dışarıyı kapar! Dakikalar saatleri kovaladı. Yok, en ufak bir serinleme yok. Tüm teknelerden "of pof" sesleri yükseliyor. Kimi güvertede, kimi havuzlukta bir o yana, bir bu yana dört dönüyor. Dayanamayan hooop suya...

Zor geçen bir gecenin ardından Dalyan'a gitmek üzere Ekincik Kooperatif'ten gelen mavi renkli, kırmızı bayraklı, içi halı kaplı, pancar motor teknemize bindik. Hava yine çok sıcak. Artık alışmak lazım. İnsanoğlu işte kış gelir "ay çok soğuk, yaz gelsin"; yaz gelir "ay çok sıcak, kış gelsin". Hani sıcaklar gecikti mi ona da ayrı söylenir "yaz gelmeyecek galiba!".

Önce delikli kayayı ziyaret ediyoruz, Delik Ada'nın yanından geçerek İztuzu'nda deniz molası veriyoruz. Dalyan turlarında, İztuzu molası genelde sona bırakılır. Bizim tavsiyemiz, önce denize girilmesi. Böylece hem serin serin geziyor, hem rüzgar çıkmadan keyif yapabiliyorsunuz. Yalnız akıntıya dikkat! Kimi zaman deltadan denize, kimi zamansa denizden içeriye doğrudur akıntı. Biz koca çocuklar burnun bir yakasında kendimizi bırakıyor, diğer yakasında buluveriyoruz kendimizi. Pek eğlenceli oluyor akıntıyla oynamak. Hemen akabinde delta turu başlıyor. Sazlıkların arasında dolaşan mavi tenteler, kırmızı bayraklar sarı-yeşil ortamı şenlendiriyor renk cümbüşleriyle. Sırada çamur banyosu var. 1988'de yine İrfan Bey tarafından satın alınan araziye "çamur banyosu tesisi" kurulmuş. Giriş kişi başı 4 TL. Havuzda her yerinize çamur sürüp kurumaya bırakıyorsunuz. Yıkandıktan sonra bir de kükürtlü su havuzuna girdiniz mi yeniden doğmuş gibi oluyorsunuz. Tabi dayanabilene! Çamurun şifalı olduğu, cildi parlattığı, lekeleri yok ettiği söyleniyor. Valla ben bir etkisini görmedim, Benhür ise gençliğini çamura bağlıyor!!!







Çamur Banyosu'ndan sonra dilerseniz göle kadar uzanıp geri dönebilirsiniz. Karnınız çok acıktıysa sağlı sollu gördüğünüz restoranlardan birinde yemek yiyebilir, merkezden hediyelik alışverişi yapabilirsiniz. Bizim tercihimiz İztuzu'na geri dönüp mavi yengeç yiyerek balıkçıların kaplumbağa şovunu izlemek.











Tüm bu yazdıklarımı gerçekleştirdikten sonra yüzen evimize geri dönüşe başladık. Lakin hafiften dalga çıkmış. Yandan alsak çevirecek, dövüyor dalgalar pata küte bizim mavişi! Alışmışız yüksek bordalı, salmalı teknelere, bu ise suya pek bir yakın. Arada giriyor içeri serin sular. Sallan yuvarlan kavuştuk Şahbaz'a. Hava sanki bir nebze daha iyi. Açık hava çarpmış (!), yorulmuşuz.

Artık dönüşteyiz. Rota Göbün, 30 mil kadar mesafemiz var. Tahminler "rüzgarsız günler" gösteriyor...

Yine sıcak, yine sıcak...


21 Temmuz 2010


Bozukkale

Sevgili Kaptanlarım,

Beyi teknede bıraktım, yazlığa kaçtım. Yok yok dağa çıkmadım, yine deniz kenarındayım. Hatta Bodrum'da başka bir tekneyle bile kaçamak yapmışlığım var, çaktırmayın! Geçtiğimiz hafta yaşadığımız kavurucu sıcaklar neticesinde baktım ekip de biraz kalabalık "hadi size iyi seyirler" deyiverdim. Barometre Cuma sabahı 1003'lere kadar indi. Rutubet aldı başını gitti. Ama bu haftabaşı itibariyle az da olsa sıcaklıklar düştü.

Biraz da yol bilgisi verip kaldığım yerden devam edeyim. Fethiye-Bodrum, Bodrum-Kuşadası karayollarının neredeyse tamamında asfalt, bölünmüş yol ve genişletme çalışmaları devam ediyor. Kamyonlara dikkat, pat diye sola kırabiliyorlar! Lütfen sakin ve temkinli yol alınız.
Nerede kalmıştık? 12 Temmuz Pazartesi akşamüzeri Bozukkale, Ali Baba'nın iskelesine bağlanmıştık.

Bizim arkamızdan sıra sıra giriş yapan teknelerle iskele 1 saat içerisinde doldu, kala kala tek bir tonoz kaldı. Ona da akşam saatlerinde bir motoyat bağlanmak isteyince olan oldu! Amaçları ittire kaktıra teknelerini o daracık yere sığdırmak. Mekan sahibi ısrarcı, ellerini oğuşturuyor! Haliyle boşluğun iki yanındaki yelkenli sahipleri itiraz ediyor. Olurdu olmazdı derken, "o gelirse biz ayrılırız" tehditleri savrulunca çareyi isklenin en başındaki tekneyi o tonoza çekmekte buldular.
Gördüğünüz üzere bizlerin yegane eğlencesi bu gibi durumlar oluyor. Kim nasıl yanaşmış, hangi marka tekneler gelmiş, eşler nasıl fırça atmış, tekne donanımları, charter firmaları... Değişen ekipler sayesinde bilgi sahibi oluyoruz ama onlardan da sadece şehit haberleri alıyoruz!

Bozukkale'nin suyu bir başka, Değerli Kaptanlarım, berraklığı muhteşem! Hani girmeyeni döverler cinsinden. Bizde dövünmeyelim diye o buz gibi sulara attık kendimizi... Hatta hızımızı alamadık su altı çekimleri bile yaptık! Isınmak için de tepelere tırmanıp kaleyi fethettik. Surlara çıktığımızda bir de baktık ki fotoğraf çekimi yapılıyor. Beyaz bikinisiyle bir İtalyan güzeli Türk bayrağının altında poz veriyor. Acaba biz de birkaç poz çekip paylaşsak mı dedik ama sonra vazgeçtik, neme lazım yuva yıkmayalım durup dururken :-))
Gelelim Bozukkale, nam-ı diğer Loryma'nın tarihine... Doğal bir liman olan Bozukkale, Atina Gemileri tarafından sığınak olarak kullanılmış. M.Ö. 395 yılında Atinalı kumandan Canon, Cnidus (Knidos) savaşı öncesi gemileri burada toplamış. Yine M.Ö. 305 yılında Antigonus’un oğlu Demetrius, Rodos’a yaptığı saldırının hazırlıkları için Loryma limanını seçmiş. Rodoslular Döneminden kalma savunma amaçlı Loryma Kalesi günümüze gelen en sağlam yapı olarak belirtiliyor. Kale, tonlarca ağırlıkta taş bloklarla örülmüş. O taşlar üzerinde yürüyüp manzara karşısında hayran kalmamak mümkün değil!
Restoranda mezeler için açık büfe hazırlanıyor. Böylece dilediğinizden, istediğiniz kadar yeme şansına sahip olabiliyorsunuz. Denizden ne tutulmuşsa o balığı yiyorsunuz, gerçi çiftlik de bulunduruyorlar ama pek de vermek istemiyorlar. Balık sevmeyenlere tavuk ve et çeşitleri de mevcut.
Ertesi sabah nispeten erkence bir saatte kalkıp kahvaltımızı yaptık. Tam çıkış hazırlıkları yaparken dahiyane Türk kızlarını gördük: Kayıklarıyla yemeni ve peştemal satışları yapan genç kızlar, rüzgarı arkalarına almış, ayakta durmuş, ellerine aldıkları peştemali yelken yapmış bize doğru geliyorlar! Sıra sıra süzülen kayıkların manzarasıdan o kadar etkilendik ki makinayı alıp fotoğrafları çekmek aklımıza dahi gelmedi. Artık bir dahaki sefere...
Hedef, 35 mil uzaklıktaki Ekincik My Marina... Rüzgar Marmaris civarında 30-35 knot yapacak gibi gözüküyor, ancak batıdan estiği için arkamıza alıp keyifli bir seyir yapmayı planlıyorduk...

12 Temmuz 2010


Fethiye-Kumlubük-Bozukkale


36º 40’ 20’’ N, 28º 12’ 15’’E koordinatlarından sevgiler Kaptanlarım...

Saat 12:00 sularında Kumlubük Hollandalı Ahmet'in iskelesinden "vira bismillah" dedik. Hedef Bozukkale, rota Kadırga Burnu'nu döndükten sonra 230º. Rüzgar yok denecek kadar az. Motor seyri ile ortalama 6 knot hız yapıyoruz. Hava sıcaklığı gölgede 32 derece.

Dün sabah 07:00'de gözlerimizi sıcak bir Fethiye sabahına açıp 08:00'de halatları topladık. Yaklaşık 8 saatlik seyrin sonucunda Marmaris, Kumlubük'e vardık. Öğle saatlerine kadar motor, sonrasında 18-19 knot rüzgar ile tatlı tatlı orsa seyri yaptık. Bu kadar teknik bilgiden sonra artık dedikodu yapabiliriz :-))

Hollandalı'nın yerine yaklaştıkça iskelede bir yoğunluk farkediyoruz. Gözlerimiz yelken direği arıyor ama nerdeeee! Sadece beyaz bir parlaklık... Restoranı arıyoruz "çok kalabalık ama birkaç saate boşalır" diyorlar. Tam o esnada arkamızda bir başka "büyük beyaz"! "Aman bari buna izin vermeyelim". İskeleye iyice yaklaşıyoruz. Tüm iskele dizi dizi "büyük beyaz" motoryatlarla dolmuş, etrafta ise demir atmış guletler... Kalan tek tonozu işaret ediyorlar. O da olmasa Çiftlik'e dümen tutacağız zaten. Verdik tornistanı. Ama o da ne? Düüüüt... Acı acı çalan bir korna... Meğer arkamızdan gelen motoryat da aynı tonoza meğletmiş. "Yok artık"! Biraz el kol işareti, biraz çatılan kaşlar, kaptık tonozu! Kolay mı benden tonoz çalmak?

Güzelce yanaştık. Hava sıcak mı sıcak, yaprak kımıldamıyor. İskelede bizden başka bir yelkenli daha var, onlar da yabancı. Geri kalan tüm tekneler Türklere ait motoryatlar. Bu yıl gözle görülür bir şekilde Türklerin motoryata kaydığını farkettik. Atladım tekneden etrafı kolaçan etmeye. Amaniiiin düştüm mü sosyetenin içine! Sağdan soldan geçen hatunlarda boy zaten 1.70, üstüne de karış topuklu espadriller, bendeyse boy 1.60 ayakta timberland. Vücutlar yanık, hiç iz yok, ben de tüm kıyafetlerden enstantaneler. Saçlar meçli, benimkiler erkek traşlı; tırnaklar boyalı, bende yok; bikini üzeri pareolar, ben de.... Allah Allah başka bir yere mi geldik biz? Meğer Marmaris esnafı pazar günlerini böyle değerlendiriyormuş. Akşam 6'dan sonra yabancı yelkenliler ve bizden başka kimse kalmadı.

Ben size rüzgar yok mu demiştim? Şu an Kızıl Ada iskelemizde ve rüzgar 35 esiyor. Güya bugün sakin geçecekti. Yarın sert olacakmış, bakalım kaçı göreceğiz?

İki haftadır "yan gel yat kaptanlığı" yapıp Göcek'te sakin sakin yatıyordum. İyi oldu, pasımız gidiyor!

Rüzgarınız kolayına olsun...




























4 Temmuz 2010


Göcek'ten Selamlar

Sevgili Kaptanlarım,

Uzun zaman oldu yazmayalı. Çok değişiklik yok. Yeni hayatımıza, yeni teknemize alışmaya çalışıyoruz. Baharı Ankara'da, yazı Göcek koylarında geçiriyoruz.


Son 10 gündür Fethiye, Turunçpınarı, Göbün, Taşyaka koy koy dolaşıyoruz. Yağmurlu günlerde ayrıldık Ankara'dan. İçimiz ısındı buralarda. Denizin üstünde sadece üç tekne inanılmaz dingin bir havada, Sarsala koyundayız bugün. O kadar güzel, o kadar dinlendirici ki ekibimizle ayrılamadık buradan.

Sıra sıra dağlar... Pırıl pırıl deniz... Kah rüzgarı arayan yelkenliler, kah balıkları kovalayan dingiler... Fonda cırcır böcekleri, doğayla başbaşayız.

Yüzümüzde gülümseme, denize bakıyor, şükrediyoruz. Mutluyuz öğrencilerimiz kiraladıkları teknelerle kıyılarımızı dolaşıyor. Rehavete o kadar alıştık ki anlatamadım sizlere Lindos'u Rodos'u... Yakındır ama, bekleyiniz! Maceralar daha yeni başlıyor.

Gecikmeli de olsa 1 Temmuz Kabotaj Bayramınız kutlu olsun...

Sevgilerimizle...

5 Mayıs 2010


Bahar Geldi


Sevgili Kaptanlarım, Sevgili Denizciler,


Artık bahar geldi değil mi? Ankara'da bile her yer yeşermiş, erguvanlar açmış, menekşeler etrafı şenlendirmişken düşünün Fethiye'yi, Göcek'i, Marmaris'i, Bodrum'u...






















Nasıl tasvir etsem bilemiyorum ki... Akşam saatleriydi, Torosların tepesinde kar, eteklerinde yeşil, yol kenarlarında ise sarısından kırmızısına rüzgarda dans eden çiçekler... Hava tertemiz, ılık mı ılık, hani derler ya limonata gibi, işte aynen öyle. Deniz mi? Ah o her daim güzel.. Yenilenmiş, kar suları ile biraz soğumuş, dingin, durgun...















Bahar bir başka güzel memleketimizde, deniz bir başka...













Koylar denizciler için hazırlanmış, tekneler gözlenir olmuş. İskeleler onarılmış, tonozlar yenilenmiş, çiçekler ekilmiş, karabidalar avlanmış, kafeslere konmuş.

23 Nisan'a kadar genelde iskelelerde bir başımıza bu güzelliklerin tadını çıkarırken, 23 Nisan tatiliyle tekne sayısı az da olsa arttı. 10 gün boyunca 3 ayrı ekiple, 3 ayrı rota çizdik, Fethiye-Göcek arasında yelken yapmayı yeğledik. Denize de girdik, kalamar da avladık, yunusların arasına da daldık. Ama en keyiflisi Kelebekler Vadisi'nde denize girdikten sonra geceye kalmak pahasına tesisi olmayan Yavansu'ya gidip mangal yakıp, ateşe nazır şarkılar söyledik. Tüm ekip üyelerimizi candan selamlarız.













Geçtiğimiz haftasonu ise gurur duyduk, çok daha mutlu olduk. Öğrencilerimizden oluşan 4 ayrı tekne Fethiye ve Göcek'ten çıkış yaparak tek başlarına seyirlerini gerçekleştirdi. Üstelik biz Ankara'dayken :-)) İnanın okumayı söken öğrencisini seyreden öğretmen gibi sevinçliydi Benhür! Daha nice denizcilere diyelim!


Sevgilerimizle...


















30 Mart 2010 Salı

16 Mart 2010


Başlıyoruz!

Güneşli bir Göcek gününden selamlar...

Bizim kız seyirde, kanatlandı süzülüyor mavilikte. Güneş pırıl pırıl, zirveler beyaz, deniz tertemiz.

Özleyenler başladı ufak ufak limandan ayrılmaya, balıkçıların keyfi yerinde. Kalın ceketler inceldi.

Yeşilin rengi değişti; sarılarla, pembelerle bezendi. Bahar yüzünü döndü, kış sırtını.

Çalıştık, çalıştırdık, hazırladık, hazırlandık. Eksikleri gidermeye, sizlere yeniden "merhaba" demeye sabırsızlandık.

Bu yıl daha zor olsa da inancımızı arttırdık, yorgunluğumuzu attık.

Hep paylaştık, yüreğimizi açtık. İyi günümüzü, kötü günümüzü hiç saklamadık. Sizleri bizden bildik.

Bekliyoruz...
Başlıyoruz...
Sizlerle süzülmeye, daha güzel günler geçirmeye...

Eski/yeni tüm denizcileri, denizci adaylarını, bekliyoruz sizleri...

Artık hazırız!


s/y ŞAHBAZ

ŞAHBAZ: Yiğit, cesur, kahraman; beyaz Doğan Kuşu. Ayrıca Osmanlı Donanmasındaki gemilerden birinin adı!